Dün akşam çok kötü bişey yaptım.Bazen çok kötü bir anne olduğumu düşünüyorum. Aslında yazarken bile utanıyorum ama paylaşırsam belki rahatlarım diye düşündüm.
Bu aralar Yiğit'de eline geçen her oyuncağı, eşyayı atma huyu başladı. Yine atma krizine girdiği bir ara, ben Alper'in altını değiştirirken, oraya buraya fırlatmalarına yapma, etme diye tepki gösterirken, bir anda elinde birbirine eklenmiş kocaman bir lego parçası gördüm ve televizyona fırlatmak üzere olduğunu farkettim ve nasıl yaptıysam sesimin en volümlü ve en sert, kızgın haliyle YİĞİTTTTTT diye öyle bir haykırdım ki çocuk bir anda elinde lego parçasıyla sıçrayıverdi, sonra yere çöktü, oyuncağı yere koydu ve başını öne eğdi. Onun o mahzun ve korkmuş hali hiç gözümün önünden gitmiyor. Hemen gittim sarıldım,
-Anneciğim, oyuncağı atmıyoruz, bak televizyon kırılır, bozulur öyle değil mi ?
dedim, kucakladım, öptüm, yavrum hemen gülmeye başladı, sarıldı ama ben kendimi o kadar kötü hissediyordum ki başladım ağlamaya. Ama ne ağlama, tutamıyorum kendimi, hıçkıra hıçkıra. Şu anda yazarken bile kendimi tutmasam hıçkırıklara boğulacağım anında. Çocukların önünde ağlamak da istemiyorum ama o an yanlızım onlarla bırakıp gidemiyorum da. Önce Alper geldi, dudaklarını büzerek
-Caanımm anneeemm noooyyduu?
diyerek sarılıp öpmeye başladı beni. Tabi bu hareket bana daha da koydu. Tutmasam kendimi, höykürerek, haykırarak bir ağıt koparacam o derece yani. Sonra Yiğit de geldi, kucağıma çıktı falan zor sakinleştim. Ama bu vicdan azabı bütün gece yakamı bırakmadı.
Onlar sadece büyümeye çalışıyorlar. Neden bu kadar tahammülsüzüm? Neden hemen sesimi yükseltiyorum? Neden, neden..... ? Gerekçe olarak bir dünya bahane sıralayabilirim, evet hepsi bahane.
Evet, dün akşam çok kötü birşey yaptım. Ardından o dört küçük el yüreğime dokundu ve dağıldım.
Soldaki resimde hastanedeyiz, küvezde çekilmiş fotolarını bulamadım minnoşların. Bu resim, tahminen doğumdan 2-3 hafta sonra, ziyarete gittiğimiz zamanlar kısa süreliğine kucağımıza verdikleri anlardan biri.
Sağdaki resim de, doğumdan bir ay sonra, Alper eve geldikten 5, Yiğit eve geldikten 3 gün sonrası.
Ve bu kadar büyüyeceklerini hayal bile edemediğim mucizelerimin 1 sene sonraki halleri :
RABBİM SANA ŞÜKÜRLER OLSUN.
Bugün çok duygusalım. Gözyaşlarım göz pınarlarıma yapışmış bekliyor, her an bağımsızlıklarını ilan edip aşağılara süzülebilirler. Dile kolay tam 365 gün !
365 gün önce bugün, 29+6 haftalık bir hamile olarak son zamanlardaki şişlik, ödem, ağırlaşma şikayetlerim devam ederken yarın küçük mucizelerimi kucağıma alacağım ( pardon benden ayrılıp küveze konacakları ) aklıma dahi gelmezdi. Her zamanki gibi bir gündü işte, geri sayım devam ediyordu.
365 gün önce bugün, aklımda, araştırmaktan bir türlü karar veremediğim bebek şekerleri ve kapı süsünün ne olacağı düşüncesi,
365 gün önce bugün, iç ses : " bu hafta hastane çantamı hazırlarım artık "
365 gün önce bugün, hala işe gelip giden ve çalışan bana ait iç ses : " bir kaç hafta sonra artık evde kalmaya başlarım ve eksiklerimi tamamlarım nasıl olsa "
365 gün önce bugün, hala içimde normal doğum yapmaya dair bir istek ve doktorumu buna ikna edebileceğime dair bir inanç,
365 gün önce bugün, normal doğum yapamazsam bile epiduralli sezeryan yaparım boşver diyişim, önemli olan o ana, minnoşlarımın doğuşuna şahit olmak, onlarla göz göze gelmek, kokularını içime çekmek şeklinde kafamda dolanan düşünceler, dilime dolanan sözcükler,
365 gün önce bugün, hayalimde, ikisini de getirip yanağıma değdiren hemşirenin gülümseyişi, minnoşlarımın benim gözyaşlarımdan ıslanan yanakları,
365 gün önce bugün, iç ses : " insan anne olmaya ne zaman hazır hisseder acaba kendini, sanki ben daha hazır değil miyim ne ? "
Sen misin kendini hazır hissetmeyen, minnoşlarım biz hazırız bile çoktan dediler ve içerden çıkmaya karar verdiler.
Ne hastane çantam hazırdı, ne bebek şekerim, ne kapı süsüm, ne de ben kendim.
Ne kocam hazırdı, ne " Dün gece doğum gerçekleşti hastanedeyiz " diye sabahın köründe verilen habere, " Ee biz ne yapacağız şimdi " diye şaşkınlıkla cevap veren babam, ne de aynı habere " niye " diye abuk bir soruyla karşılık veren kayınvalidem.
Ne normal doğum yapabildim, ne de epiduralli sezeryan.
Ne doğumlarına şahit olabildim, ne koklayabildim, ne öpebildim.
Kucağım bomboş evimize döndük, bir ay boyunca sabah akşam hastaneye taşındık, her ziyaretimizde gözyaşlarımı tutamadım, her eve dönüşlerimizde içimden bir parçayı orda yoğun bakım odasında bıraktım, gece gündüz minnoşlarımın ağlamaları yerine mekanik bir motor sesiyle onlara süt yetiştirmeye çalıştım.İçtikleri bir damla sütün dahi kaydını tuttum. Damlalar çoğaldıkça hem minnoşlarımla hem de ne gariptir ki kendimle gurur duydum.
Alper hastanede babasının kucağında ağzından burnundan fışkırtarak ilk kustuğunda ve nefesi kesildiğinde, normal odaya geçtiğimizde Yiğit kucağımda biberonla beslemeye çalışırken nefes almasının durması ve morarmaya başlaması üzerine yaşadığımız korkular, bu korkular üzerine onları eve götürmek istemeyişim, kendime olan güvensizliğim, onlara bakamayacağıma dair içimdeki kuruntular, vesveseler. Evde özellikle Yiğit' i beslerken bir gözüm palsoksimetrede kulağım aletin alarmında içimden ettiğim dualar, her alarm ötüşünde Yiğit' i kendine getirmeye çalışırkenki kalp çarpıntılarım,durum normale döndüğünde tutmayan ellerim, dizlerim. Mütemadiyen hissettiğim onlara bir şey olacak korkusu ( Gerçi bu korku hiç bitmiyor, annelik sürekli edilen ' Allahım acılarını gösterme, onları elimden alma ' dualarıymış, öğrendim )
Yiğit' in başında tuttuğumuz nöbetler ( evet itiraf ediyorum : nöbet sırası bendeyken uyuyup kalmamak için internetten izleyerek bitirdiğim Lost dizisi :))
Çok çok zor günlerdi Allah bir daha yaşatmasın...
Neticede hiçbir şey planlandığı gibi olmuyormuş, minnoşlarım herşeylerini kendileri belirlediler.
Neticede, sonu iyi biten her şey iyidir değil mi ? Neticede hayatta hiçbirşeyin garantisi yok değil mi ? Zamanında doğan bebişler hastalanmayacak diye bir garanti mi var öyle değil mi ?
Allahıma şükürler olsun ki zor günler geride kaldı.
Hep hayalini kuruyordum nasıl bir anne olacağımın ama bu kadar muhteşem bir duygu olacağını hiç düşünmemiştim.Karnımda minnoşlarımı severken sevgi buymuş işte dedim. Sonra onları küvezde ilk gördüğümde hamileyken hissettiğim neymiş ki asıl sevgi bu dedim. 365 gün sonra bugün anladım ki annelik sevgisi asla sabit bir ölçüde olamaz, bunu ölçecek bir birim de yok. Çünkü ben her geçen gün bir gün öncekinden daha da çok seviyorum kuzularımı, daha da çok aşık oluyorum bakışlarına, gülüşlerine. 1 yıl sonra bu haldeysem 20 yıl sonraki halimi düşünemiyorum.
Küçük mucizelerim, bu 365 günün her bir gününde bana hayatla, bana kendinizle, bana kendimle ilgili yeni bir şeyler öğrettiniz. Cesur yüreklerim, bana mücadeleyi, inanmayı, beklemeyi, sabretmeyi ve şükretmeyi öğrettiniz.
İyi ki doğdunuz, iyi ki anne baba olarak bizi seçtiniz
İşte herşey bu kareyle başladı. Küvez ziyaretlerimizin birinde, Pınar Hemşire ' Hadi bakalım bugün siz besleyeceksiniz ' dedi ve biberonu elimize tutuşturdu. Ve o gün bugündür o biberon elimizde.
Herkes kendinde olmayana özlem duyar, kendinde olmayanı istermiş ya, bendeki durumlar da böyle. Biliyorum durumuma şükretmem lazım, bebeğine hiç sütünü verememiş nice anne varken belki de nankörlük yapıyorum, buldum da bunuyorum ama ne yapayım bu bir ukte olarak içimde kalacak herhalde. Bebeklerini dakikalarca hatta saatlerce emziren annelere imreniyorum. Bebeğim beni emzik olarak kullanıyor diye isyan edenlere hayret ediyorum durumlarının kıymetlerini bilmiyorlar diye.
Tamam, bu kadar zamandır minnoşlarıma sadece anne sütü verebildim ve ek gıdalara geçmiş olmakla birlikte hala da verebiliyorum ( Maşallah diyelim Allah nazarlardan korusun ) Ama biberonla değil, kaynağından vermek istiyorum.
Tamam bizim de aramızda aşk var oğluşlarımla. Ama emzirirken yaşanan aşk çok farklı sanki, bunu 7 ayda ( 210 gün ) yaşadığım en uzunu 20 dakika, genellikle sadece ve sadece 5 dakika sürmüş toplasan 100 emzirmede az da olsa, ucundan kıyısından da olsa tattım sanıyorum ve işte tam da o duyguyu istiyorum.
Oğluşlarımın emerken sukunet ve mutlulukla gözlerimin içine bakmasını istiyorum.
Minicik parmaklarıyla bir taraftan emerken diğer taraftan tenime, yüzüme dokunmalarını istiyorum.
Mekanik bir ses eşliğinde değil, minnoşlarımın tatlı mırıltıları eşliğinde süt vermek istiyorum. O makinadan, her sağmadan sonraki sterilizasyon işinden kurtulmak istiyorum.
Ne dersiniz, nankör müyüm ? sadece emzirmek istiyorum çok mu şey istiyorum?
Sabiha Paktuna KESKİN' i tanımayan yoktur herhalde. Bu aralar onun Anne İş' te kitabını okuyorum. Ve takıldım işte.
Neymiş : çocuğun bakıma muhtaç olduğu kritik yaşlarda, özellikle ilk üç yılında, ona bakan yüzün sürekliliği önemliymiş, çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılayan yüz tek olmalı ve sürekliliği korunmalıymış, temel gereksinimleri sağlayanın değişmezliği, çocuğun iç dünyasında güvenli, emin bir zemin hazırlarmış.
Gel de önce ikiz annesi olarak sonra da çalışan bir anne olarak bu söylemlere uy.
Gerçekten iki bebeğin işini aynı anda tek başına yapabilme kabiliyeti olan var mı ? İkizlerini aynı anda banyo yaptıran, aynı anda uyutan, aynı anda besleyen, aynı anda altlarını alan...EE nerde kaldı bebeğe bakan tek yüz ? Hayır minnoşların temel ihtiyaçlarını sırayla gidermeye kalksam karşılarında tek yüz olma şansım var ama sorarım size ey dostlar bünyesi bunu kaldırabilen bir babayiğit var mı aranızda ? Şahsen benim bünyeyi aşar bu, zira, 24 saat bırakın uyumayı, dinlenmeyi, yemek yemeyi insanın kendisi için bir saniyesi kalmaz.
Öte yandan Ocak itibariyle işe dönüyorum. Bir bakıcımız var şu anda ama ikiz bakımı zor ve meşakkatli bir iş olduğundan annem ve kayınvalidem dönüşümlü bizimleler. E gel de şimdi minnoşların karşısına tek yüz çıkar. Anneanne ve babaanne artık yaşları itibariyle daha çabuk yoruldukları, sağlık sorunlarıyla mücadele ettikleri ve ayrı bir hayatları olduğu ( eşin istekleri, kendi evlerinin düzeni, kendi hayatları vs ) için sadece birini devamlı olarak yanımızda alıkoymamız mümkün değil.
Tabi ki gönül o tek yüz sadece ve sadece annelerinin yüzü olsun istiyor ama istekler olanaklarla sınırlı maalesef.
Allaha çok şükür bakıcımızdan memnunuz ama bu memnuniyet kendisi ile kaydı hayat şartıyla sözleşme yaptık anlamına gelmiyor. Dünyanın binbir türlü hali var. Yani onun sürekliliğinin de garantisi yok.
Ama durun durun, Sayın KESKİN tam da bu aile büyüklü bakıcı sorunsalı hakkında da birşeyler söylemiş, der ki :
Eğer aile yakınının gözetiminde bakıcıya teslim ediyorsanız bebeği, bebeğin temel ihtiyaçlarının hep aynı kişi tarafından yapılması, diğerinin temel ihtiyacı karşılayana yardımcı olması gerekirmiş. Yani eğer bebeğe bakan aile büyüğü onun altını alabilecek, besleyecek ve uyutabilecek güçte ise bu ihtiyaçları bizzat üstlenmeli, bakıcı da ona diğer işlerde yardımcı olmalıymış. Yok, aile büyüğü yaşı veya sağlık durumu nedeniyle bebeğin temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda ise temel ihtiyaçlar bakıcı tarafından karşılanırken aile büyüğü ona göz kulak olmalıymış.
Şimdi bunu bizim eve uyarlayalım:
Aile büyüğü minnoşlara baksın, bakıcı ayak işlerini yapsın diyeceğim, bizde aile büyüğü anneanne ve babaanne olmak üzere iki tane. Yani, temel ihtiyacı karşılayan tek yüz değil, iki yüz. Birinden birini evde daimi kılma şansımız ise yok ( yukarıda bahsettiğim sağlık sorunları, kendi ev düzenleri vs. sebebiyle )
Bakıcı minnoşlara baksın, aile büyükleri bakıcıya baksın alternatifi ise hiç düşünülemeyecek bir seçenek. Torun sevgisiyle yaşayan, özlem duyan anneanne ve babaanneye gel de anlat Sabiha Hanım bunu bunu diyor, siz minnoşların ihtiyaçları ile ilgilenmeyeceksiniz, sadece sevin minikleri, işleri bakıcı yapacak, işine karışmayın, uyutmaya, beslemeye çalışmayın,altlarını bile almanız yasak, oturun oturduğunuz yerde... Valla iki dünür bir olur beni de Sabiha Hanımı da tefe kor çalarlar o kadar diyeyim yani.
Netice itibariyle şu anda bizim minnoşlara bırakın tek yüzü, 5 çift göz bakıyor. ( 5. çift göz babamızın, onu da unutmamak lazım ) Ne yapalım fazla mal göz çıkarmaz öyle değil mi ? :))
Demek ki neymiş : bu kitabın da sadece kendimize uyan bölümleri dikkate alınacakmış.
Geçenlerde ziyaretimize gelen bir arkadaşım bir cümlem üzerine ' Sempati yapıyorsun ' diyince aslında gündelik hayatta sürekli kullandığım bu kelimenin başka bir yönünü farkettim. Cümlem şuydu :
- Pazartesi günü göz kontrolümüz var, salı günü 6. ay aşılarımız olacak.
Farketmişsinizdir, minnoşlarım ile ilgili herşeyden 3. çoğul şahıs olarak değil 1. çoğul şahıs olarak bahsediyorum. Yani ONLAR değil, BİZ. Gece çok az uyuduk, sütümüzü bitirmedik, kakamızı yaptık, ilacımızı içtik vs..
Arkadaşım bunu ne amaçla söyledi bilmiyorum. Çok sempatik bir insan olduğumu mu kastetti desem :)) Tabii ki değil. Belki amacı bu değildi bilmiyorum ama ben kendimi eleştiriliyormuşum gibi hissettim. Yani sanki bir birey olarak kişiliğini kaybetme onlar senin çocukların tamam ama onlar ayrı sen ayrı der gibiydi. Konuşacak o kadar çok şey vardı ki bu konu üzerinde fazla konuşamadık.
Gerçekten, öyle değil midir ama birçok anne çocuklarının yaptıklarından bahsederken hep yaptık ettik der, özne daima biz' dir.
-Banyomuzu yaptık
-Pijamalarımızı giydik
-Meyvemizi yedik
Şimdi bu kişiliğini kaybetme midir, yoksa, basitçe ve sadece annelik tam da böyle birşey midir? Tamam yüzyıllardır kadınlar anne olmaktadır. Ne ilkiz ne de son. Ama işte yine de herkesten farklı yaşıyorsun, herkesin anneliği kendine. Minnoşlarm ne yiyecek, ne giyecek, ne zaman uyuyacak, nasıl insanlar olacak, hayırlı ve iyi insanlar, mutlu ve sağlıklı bireyler olmaları için neler yapabilirim? Bu liste böyle uzayıp gider. İşte bütün bunları yaşarken de çoğaldığımı hissediyorum. Ben olmaktan çıkıp biz olduğumuzu farkediyorum ve bunun mutluluğunu da dibine kadar yaşıyorum.
Şimdi gitmem lazım. Beslenme saatimiz, sütümüzü içecez :)))