Bu Blogda Ara

13 Ekim 2011 Perşembe

BLOĞUM 1 YAŞINDA

11 Ekim 2011, Bloğum 1 Yaşında !!!
Önceleri sıkı bir internet canavarı olarak sadece okur düzeyinde blog aleminde takılırken ve aslında içimden minnoşlarıma bir blog oluşturma hayalleri geçerken fiiliyata geçmem Canselciğim sayesinde oldu. Kuzey' imin bloğu benim de blog alemine girmemem vesile oldu. Buradan her ikinize de teşekkürü bir borç bilirim canlarım. 
1 sene ne kadar çabuk geçmiş.
" Rahmetli anneannesinin sarı papatyası, annesinin babasının küçük prensesi, kardeşinin ablişkosu, eşinin hatunu, rafığı, sarısı, Cansel' in Nihoş'u, arkadaşlarının can arkadaşı ve şimdi küçük mucizeleri Yiğit ve Alper' in annesi. Yeni rolümle bundan sonraki rolüme kadar karşınızdayım. İyi seyirler..." diyerek başladım söze ve arkası geldi, gelmeye de devam edecek inşallah.
Ziyaretleriyle bloğumu şereflendiren, yorumlarıyla gönlümü şenlendiren tüm blogdaşlarım iyi ki varsınız, benimle kalmaya devam edin.

İLK SÖZCÜK DEĞİL AMA İLK BİLİNÇLİ ANNE :)



Oğluşum Alper ilk bilinçli 'anne' sini dün akşam ( 16,5 aylık ) yaya, yaya, üstüne bastıra bastıra, ağzı kulaklarında defalarca söyledi ve ben tabi ki mest, içimin yağları eridi. 
Ben ' ANNNNEEEMMM' dedikçe Alper' im ' ANNEE ' diye karşılık verdi ve bütün gece durup durup anne dedirttim kendime. Biraz deli miyim ne ? Sanki bundan sonra başka birşeyle hitap edecek çocuk bana. Ama aylardır duyduğum baba, mama ve dede' lerden sonra gına gelmişti bana.
Hem baba, dede, mama gibi tekrarlayan heceleri kullanmış olmaları bilinçli olarak babaya baba, dedeye dede dedikleri anlamına gelmiyor ki ( serde biraz kıskançlık mı var ne :)) 
Ama bana resmen, gözümün içine bakarak ' Anne ' dedi, üstelik tekrarlayan hece de değil, ne kadar zor aslında söylemesi ( gülmeyin, dalga da geçmeyin siz hiç bebek olmadınız mı? baba, dede ile anne demek arasındaki büyük uçurumu farketmemiş olamazsınız )
Canancığım ilk bilinçli anne diyişini anlatmıştı Barış'ımın, gözlerinin içi ışıldayarak, sesi cıvıldayarak anlatışı dün gibi kulaklarımda. Gerçekten insan kendini ne kadar eşsiz, bulunmaz, kutsal bir varlık gibi hissediyormuş meğer.
Ben anneyim, hem de dünya için sıradan, benim için bütün dünya olan iki küçük meleğin annesi ( bunu da Görkemciğimden çaldım, telif istersen hakkındır şekerim )  

29 Eylül 2011 Perşembe

ANNE SÜTÜ - BU KADAR DOĞALLIK BANA FAZLA :)

 
Daha önce yazacaktım ama fırsat bulamadım bir türlü. Minnoşların 15 aylık olmaları itibariyle süt sağma olayını tamamen bıraktım. Bilenler bilir, bebeklerini emzirememekten muzdarip bendeniz 15 ay boyunca bilfiil, 1 yaşına kadar günde 8 seferden 15' er dakika, 1 yaşından sonra yavaş yavaş sağma sayılarını azaltmak suretiyle, 14. aydan sonra günde sadece iki kez bir akşam, bir sabah şeklinde sağma maceramı sürdürdüm ve 15. ay itabariyle ramazan bayramı için Antalya' ya giderken sağma makinamı yanıma almayarak bu işi noktaladım. Makina ile vedalaşmam, onu emekliye ayırmam oldukça zor oldu. E kolay mı bunca zamandır emeği geçti bana. Kah severek ( sütüm bol geldiği zamanlarda ), kah küfrederek ( göğüs uçlarım yaralar olduğunda, kan sağdığım zamanlarda ) az mı zaman geçirdim kendisiyle. Hatta emeklilik sebebiyle kendisine kıdem tazminatı ödesem yeridir yani :)) Hizmetlerinden ziyadesiyle memnun kaldım.    
Fakat şunu da itiraf etmem lazım, gerçekten çok sıkılmışım sağma işinden. Üzerimden büyük bir yük kalktı. Sütüm azalmasa daha ne kadar sürdürürdüm bilmiyorum. Azaldığı için bırakmam daha kolay oldu. 
Bu arada tam da sağma işlemini bıraktığım günlerde, internette ilginç bir yazıya denk geldim. 
Moğol güreşçilerinin en iyileri en az altı yıl anne sütü emmişler. 9 yaşına kadar emen bile varmış.

 
Bilirsiniz ülkemizde emzirme olayı genellikle gizli saklı, yanlızken veya toplum içinde olmakla beraber emzirme önlüğü veya muadili birşey kullanılarak örtünmek suretiyle yapılan bir şeydir. Bu konudaki görüşünüz ne bilmiyorum ama açıkçası ben de böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Memelerimi kimsenin görmesine gerek olmadığı gibi, ben de kimsenin memesini görmek zorunda değilim. Bu işlem anne ile çocuğu arasında geçen mucizevi bir olay ve gözlerden uzak sadece ikisinin arasında yaşanması bana daha doğru geliyor. Böyle düşünmemde yetitiriliş tarzının, örf ve adetlerin de yeri yadsınamaz tabi ki. Tamam bu çok doğal bir olay, emzirmek gibi kutsal bir görevi ifa eden annenin memesini gören kişinin başka hissiyatlara dalmasını benim de kesinlikle aklım almaz ve bunu kabullenmem söz konusu dahi olamaz, tamam, emzirme reformuna ben de canı yürekten destek veriyorum, anne sütü çok çok önemli ama ben bu kutsal hadisenin gözlerden uzak yaşanmasından yanayım. 
Neticede Türk toplumu bu işi pek öyle ortalıklarda yapmaz ve emzirildiği zamanlara dair hatıraları da bulunmamaktadır. Ama moğollar öyle miymiş bakın ? Düşünsenize 6 yaşına kadar emen çocuk kesinlikle belli bir yaştan sonraki emzirilme dönemini net olarak hatırlar. Emzirme hadisesinin yapılma şekli bir yana bu 6 yaşa kadar emzirme olayı bana çok da ters gelmedi. Neticede sütünü 15 ay bouynca makina yardımı ile çıkaran, emzirme hasreti ile yanıp tutuşan, sırf emzirirken yaşanan o hazzı, o bağlılık duygusunu hissedebilmek için üçüncü çocuğu yapmayı düşünen bendeniz emen çocuğu yakalarsam 6 yaşına kadar da emziririm 16 yaşına kadar da sanırım. Saçmalama demeyin insan kendinde olmayanı istermiş ya, minnoşlarım beni emzik yerine koysalardı, yatıp kalkıp emselerdi ( ki bunu yaşayan arkadaşlarımdan aslında bunun da çok zor olduğunu duyuyorum ) belki bu hissiyatta olmayacaktım, bıkmış olacaktım ama şu andaki hissiyatım böyle işte ne yapayım :)
Moğollara devam edelim : 
Okuduğum yazıda Moğolların asla tamamen sütten kesilmedikleri yazıyordu. Eğer bir kadının memeleri sütle doluysa ve bebeği yakınlarda değilse, gayet doğal bir şekilde aile fertlerinden birine, hangi yaştan veya cinsiyetten olursa olsun, emmek isteyip istemediklerini soruyormuş. Kadınlar genellikle kocaları için bir tas süt sağarlar veya isteyen içsin diye sağdıkları sütü buzdolabına bırakırlarmış.Hatta işyerinde sağıp bütünü buzdolabına koyan bir kadın, akşam şişenin yarısının boşaldığını görmüş, hayır hayır dökülme falan değil, işlerindekilerden biri içmiş sütü.
Yok arkadaşlar bu kadarı da bana fazla, her ülkenin kültürü kendine, ben almayayım, alana da mani olmayayım. 
Yazının tamamını okumak isteyenler : 
http://damara-cocuk.com/breastfeeds

 

16 Eylül 2011 Cuma

NURTURİA SOBESİ



Kitubi Damla ve İçimi Isıtan Ayaz Burcu' nun genel mimini hemen üstüme alındım ve yanıtlıyorum.

Nurturia'da
aradığım her soruya cevap bulmayı ve deneyimlerimi paylaşmayı ve bu şekilde birilerine faydamın dokunduğunu hissetmeyi, Türkiye' deki tek ikiz annesi olmadığımı, Türkiye' deki tek erkek annesi olmadığımı farketmeyi, paylaşılan deneyimler sayesinde bilgi sahibi olmayı, anlatılanlardan ilham almayı, yeni şeyler öğrenmeyi, yardıma ihtiyacı olanlara ulaşmayı, zararsız dedikodu yapmayı, dertleşmeyi SEVİYORUM.

polemik yaratanları, fitne fesat sokmaya çalışanları, hastalık haberlerini SEVMİYORUM.

OLMASAYDI paylaşılmayı bekleyen onca bilgi, tecrübe yerlerini bulamayacaktı, ihtiyaç sahipleri ile ihtiyaça cevap verebilenler, soranlarla cevap verenler birbirleri ile karşılaşamayacaktı, işte sıkıldığım zamanlar lüzumsuz sitelerde dolaşmak zorunda kalacaktım.

her soruya bir cevap, her resme bir yorum, her ağlayana dayanacak bir omuz, her gülene katılacak bir kahkaha VAR.

bekar veya çocuksuzlar ( neticede bir çocuklu ailelerin platformu) YOK. ( var mı acaba, hiç dikkatimi çekmedi )

...KEŞKE daha önce keşfetseydim, özellikle hamileyken.

Bu mimi isteyen herkese gönderiyorum

25 Ağustos 2011 Perşembe

15.AY

Minnoşlara aldığım piyanodan ve minnoşların piyanoya olan ilgi ve alakalarından bahsetmek istiyorum. Alışveriş sitesi Paramini' den minyatür bir piyano aldım. Piyano ile olan münasebetlerini görünce siz de hak vereceksiniz, ikisinin de farklı karakterde olduklarına işte bir örnek daha :
                                                                            
Önce Alper

Şimdi Yiğit



Alper' in bütün gücüyle ve iki eliyle tuşlara saldırışına bir bakın, sonra da Yiğit' in küçücük incecik parmaklarıyla kibarca tuşlara dokunuşuna... Büyüdüklerinde nasıl karakterde olacaklarını çok merak ediyorum. 
Maalesef son hastalığımız ( her ikisi de önce ishal, sonra ateş, sonra balgamlı öksürük ve göğüste hırıltı şeklinde seyreden bir hastalığa yakalandılar ama çok şükür iyileştiler şimdi ) ve tatil sebebiyle çok fazla kilo vermişiz. O yüzden vitamin ve mineral takviyesi için minadex şurup başladık.  Kilo aldıran mamalardan ( pediasure vs ) versem mi diye düşündüm ama içerisinde sentetik olan hiçbirşey vermek istemediğim için vazgeçtim. 

İLK TATİL

Tatilden döneli neredeyse 1 ay olacak anca yazabiliyorum. Minnoşlarla başbaşa otel tatili yapmaya cesaret edemediğimiz için kayınvalidelerin yanına Antalya' ya gittik. Yol ayrı bir hikaye aslında ama burada kısaca anlatayım.
İki araba koltuğunun arasına zorla sığarak bütün yolculuğu orada tamamladım. Yanıma çocukları oyalamak için oyuncaklar, kitaplar ve dergiler almıştım. Bir tanesiyle oyalanma süreleri maksimum 10 dakika. Üstelik bunların hepsi daha önce görmedikleri veya az gördükleri oyuncak ve kitaplardı. Yine de kısa kısa da olsa oyalanmalarını sağladı.
Oyalanma diyince buradan sevgili fotoğrafçımız Muzaffer BÜYÜKKARAGÖZ' e tekrar teşekkürlerimi ve minnetlerimi gönderiyorum. Zira, hazırlamış olduğu slayt gösterisi büyük kurtarıcımız oldu.

Yol boyunca döndürüp döndürüp bunu seyrettik. Bittikçe tekrar başlatmamızı istediler. Antalya' ya varana kadar herhalde yaklaşık 100 kez dinleyip seyretmişizdir artık kusacaktık anne-baba olarak. 
Koltuklar çok terletiyor hepinizin malumu. Satıcıların terletmeyen kumaş bu teranelerinin hepsi hikaye. Öyle bi kumaş yok. Ama mothercare' de satılan işlenmiş koyun postu gibi bişey olduğunu duydum. Çok tuhaf geldi ama yorumlar gayet güzeldi, yazın terletmiyor, kışın sıcak tutuyor diye. Ne yazık ki Türkiye' de satışı yokmuş, bulamadık. Terlemekten kaçamıyoruz yani. Molalar bu yüzden epey uzun olmak zorunda kaldı. Zira, önce sucuk gibi ıslanmış bebelerin üzerini değiştirmek gerekiyor. Arka koltukta iki tane bebek koltuğu olduğu için arabadan çıkmadan bunu yapabilmek çok da kolay olmuyor. Giderken durduğumuz tesise koşa koşa girip içerde değiştirdim, dönerken ön koltukta. Epey meşakkatli olduğunu söyleyebilirim.  
Araba buzdolabı aldık, içine sütleri, mamaları, suları falan koyduk yolda çok işimize yaradı.
Gelelim Antalya' ya. Hava çok rüzgarlı, deniz çok dalgalı olduğundan minnoşlara aldığımız simitleri doğru düzgün hiç kullanamadık. Bebeler kucağımızda denize girdik çıktık genellikle. Buna rağmen, dalga bizi devirecek diye çok tedirgindim. Ama benim su kuşları maşallah denize bayıldılar. Lara' daki Zuga Beach' ten çok memnun kaldık. Tesiste üzeri hasırla kaplı güneş ışınlarından koruyan çok güzel ve rahat çardaklar var. Şezlong yerine çift kişilik yatak ebatında üzerinde süngerden yatağı olan standlar koymuşlar, gelen müşteriye hemen lastikli temiz havlu çarşaf takıyorlar, kocaman yastıklar vs.Yayılabildiğiniz kadar yayılıyorsunuz.



 Gittiğimiz plajda kendimiz gibi ikizler bulduk :)) Yanyana oturtunca zibidileri çok güzel görüntüler çıktı ortaya. Diğer minnoşların isimleri Mert ve Emir' di yanılmıyorsam. Nasıl da şaşkın şaşkın bizimkilere bakıyorlar :)





Tüm önlemlerimize rağmen, inanılmaz isilik oldular. Hiçbirşey fayda etmedi gül suyu vs. işe yaramadı yani. Ve çok ilginç bir şekilde sinek ısırığı gibi iri iri isilik oldular. Hiç böylesini görmemiştim. Acildeki doktorun verdiği merhem işe yaradı bir miktar ama ancak Ankara' ya döndükten birkaç gün sonra geçti tamamen isilikleri.



Fakat, kesinlikle çok mutlulardı tatilde. Sere serpe yer yataklarında yattılar, üzerlerinde sadece bezle rahat rahat dolaştılar, sürekli suyla haşır neşirlerdi. Benim için çok yorucu olsa da kesinlikle onlar için değerdi.  

11 Ağustos 2011 Perşembe

SAÇLAR GİTTİ

Aslında önce tatil yazısı yazmam gerekiyor. Ama tatili yazmak uzun süreceği için nisbeten daha kısa olan traş yazısı yazmaya karar verdim. Tatil yazısı daha sonra...
Saçlar kesilsin mi kesilmesin mi tartışmaları arasında yaz sıcakları yüzünden nihayet kestirme kararı aldık. Ben aslında erkek bebeklerde uzun saçı çok seviyorum ama artık minnoşlarım gözlerine giren saçlardan rahatsız oldukları, Alper beyimiz yakaladığı saçı ( genellikle de Yiğit' in saçı )sonuna kadar çekme eğiliminde olduğu için kestirelim bari dedik. Bu karara vardıktan sonra da acaba sıfıra mı vurdursak, yoksa sadece toplatsak mı tartışması başladı. Şu 'gür çıksın' arzusu insanı ister istemez sıfıra vurdurma noktasına getiriyor ama ben yine de ilk traş olacağı için kıyamadım. Karar verildi, sadece toplatılacak ve kısaltılacak.
Bu sefer de nerede yaptıracağız sorusu güne hatta günlere damgasını vurdu. Bir iki gün araştırma yapıldı. Bütün oklar e-bebek' i gösterince, telefonla aranıp bilgi alındı. Tek atraksiyonun bebeklerin bir araba içerisine oturtularak traşının yapılması olduğu, kuaförün oranın kadrolu bebek kuaförü olmadığı, dışarıdan çağrıldığı öğrenilince babamız kendi kuaförünü eve çağırmaya karar verdi ve isabet de etti. Buyrun bundan sonrasını resimler anlatsın : )))

Önce YİĞİT


VE ALPER



    VE SON DURUM